2014 Kasım | Ana Sayfa

Azmi ve Hayriye Dolun

12 Kasım 2014 Yazan  
Kategori İz Bırakanlar

Kapaklı Köyü ve Dolun Ailesi: Fatma Dursun, Azmi ve Hayriye Dolun

 

Annemin Kapaklı Köyü ile ilgili anıları bana aslında pek çok aile büyümüz hakkında bilgi edinme şansını tanıdı. Köyde 1960’ların ilk yarısındaki yaz ayları ile ilgili annem Selnur (Dolun) Sakarya’nın anılarını dinlediğim zaman, dedem Azmi Dolun, anneannem Hayriye Dolun ve annemin babaannesi Fatma Dursun Dolun ile ilgili pek çok şeyi köyün günlük yaşantısı içerisinde duydum. O yıllarda annem için köyde bir günün nasıl geçtiğini paylaşmak için bu yazıyı gönderiyorum.

Annem küçük bir çocukken 1960’ların ilk yarısında yaz tatillerini Kapaklı Köyünde geçirmeyi çok severmiş. Babası Azmi Bey onu Ankara’dan Kurşunlu trenine bindirir, Dursun Hanım da istasyona annemi alması için yanındaki çalışanların kullandığı atını gönderirmiş. Dursun Hanım o yıllarda köyün varlıklı kişilerinden olduğu için binek hayvanları da dâhil olmak üzere pek çok hayvanı olduğunu anlatır annem. En sevdiği de uzun kâküllü hep sıpasıyla dolaşan eşekleri. Büyük bir ev, ahır ve yanında pek çok çalışanı varmış Dursun Hanım’ın. Osmanlı kadındı diyor annem, oldukça otoriter ve sürekli olarak iş buyururmuş yanındakilere, hatta evin kapısının önündeki yoldan geçenlere bile. Bu yüzden, kapı önündeki yoldan kimse geçmek istemezmiş. Evde çalışan kalabalığına rağmen annem de onlara yardım etmeye gittiğini bilirmiş aslında. “Tatilden çok çalışma kampına giderdim yani” demişti bana. Dursun hanım, evde çalışanlar haricinde annemin halası ile birlikte yaşarmış, ama annem köye geldiğinde halası Ankara’ya gezmeye gidermiş. Annem geldiğinin ertesi sabahı kalktığında babaanne ocağı yakmış olurmuş. Ocakta çay pişermiş ama kül de birikmesi lazımmış tezekle yanan ocakta. Neden derseniz bir fırın düzeneği düşünün, kor olmuş tezeğin üzerine saç ayağı, onun üzerine içerisinde pişmeye hazır çörek olan bakır leğen ve yine onun üzerinde ters çevrilmiş sacın üzerinde yine kor olmuş tezek parçaları. Çift taraftan ısıtmalı bu ocakta pişen çörekleri babaanne ocağın yanındaki düz bir mekânın üstüne serdiği bezin üzerine atarmış. Çöreklerin buğusu geçerken çıkan koku annemin çok hoşuna gidermiş. Sonra da arasına tereyağı ve küp peyniri koyar babaannesi ile birlikte yerlermiş.

Annem, akşamları evin arkasından 4-5 merdiven iner, ahıra gider, orada koyun ve ineklerin bakıcılarını süt sağarken izlermiş ama bakıcılar annem çocuk olduğu için ona sütü sağdırmazlarmış. O, babaanne tarafından daha çok akşamları meradan dönen inekler köye girdikten sonra, kendi ineklerini seçip eve yönlendirmekle görevlendirilirmiş. Evin önündeki büyük taşın üzerine serili tuzu yalayan inekler sonra bir de su içerler ahıra öyle girerlermiş. Annem çalışanlarla beraber sağılan sütleri bakraçlara doldurur, eve getirirmiş. O sütlerden sonra yoğurt yapılacak, ertesi sabah bir bölümü yayığa konularak tereyağı yapılacak, kalanı ayrana ve yarma çorbasına dönüştürülecek, depmelere konacak (Depmelerden bir tanesi hala bizim evde durur) ve o gün tarlada çalışanlara öğle yemeği olacak. Yemeklerini öğlen tarladaki ahlat ağacının altında çalışanlarla hep beraber yerlermiş. Annem orada orakla ot biçmek istermiş ama sen yapamazsın derlermiş, çocuk olduğu için. Annem çok severmiş öğle yemeklerini “her taraf kalabalık, muhabbet bol, herkes birbiriyle konuşurdu” diyor. Tarla dönüşü annem evin önündeki kuyudan su çeker, bulaşıkları yıkarmış. Kuyunun suyu çok soğuk olduğu için elleri çok üşürmüş annemin ama kuyudan su çekmesini de bir güzel öğrenmiş tabii.

Annem çocukluğunda abur cuburu severmiş. Köye çerçi gelirmiş, annem de koyunlardan kalmış yünleri elinde taşır, çerçiye verirmiş. Çerçi, terazinin bir kefesine annemin getirdiği yünleri, diğer kefesine de kırık leblebileri koyar tartarmış. O kadar yün taşıyan annem de eve bir avuç leblebi ile dönermiş sonuçta. Bu çerçi çocukların çok sevdiği biriymiş çünkü leblebi, iğde gibi şeyler bulunurmuş ufak heybelerinde. Ama evde genellikle yemiş olarak kavurga pişirilirmiş.

Annem köyde düğün varsa düğün davetiyesi olarak evlere ekmek ve un helvası da dağıtıldığını hatırlıyor. Kapıyı açtıklarında neden ekmek ve helva geldiğini sorarmış babaannesine “bizde de ekmek var neden getiriyorlar ki” dermiş. Babaanne de ona anlatırmış durumu. Çocuk olmak güzelmiş.

Dursun babaanne hayatının son dönemini Ankara’da oğlu Azmi ve gelini Hayriye Dolunun yanında geçirmiş. Azmi Dolun o zamanlar Köy İşleri Bakanlığında muhasebe müdürü. Maliye meslek lisesinden sonra işi icabı hep Anadolu’yu dolaştığı için köye ancak yaşlılığında gidip uzun süre kalabilmiş eşiyle. Ama köyle bağını hiç koparmazdı, ara sıra günübirlik de olsa gider gelirdi diyor annem. Azmi Bey, muhasebe müdürü görevindeyken Dörtmece tarafına su ihtiyacını gidermek için bir göletin yapılması yönünde Bakanlıkta yoğun çalışmalar yapmış, yine aynı görevdeyken köy yollarının ıslahı için girişimlerde bulunmuş. Azmi Dolun’ un babası Hamdi Bey, vakti zamanında Osmanlı tarafından yöreye görevli olarak İstanbul’dan atanmış, dolayısıyla Azmi Dolun köklü ve zamanının bürokrat ailelerinden birine mensupmuş. O da tıpkı babası gibi Devlette mali ve idari görevlerde çalışmış. Eşi (anneannem) Hayriye Dolun ise teyzesinin kızıymış, Kurşunlu eşrafından olan Hacıgillerdenmiş.

Dedem 1977’de ben iki yaşındayken vefat ettiği için kendisini hatırlamıyorum. Ama anneannem aramızdan 1983 yılında ayrıldığı için onu daha fazla hatırlıyorum. Ben de annem gibi küçük bir çocukken Pazar sabahları evlerine kahvaltı için gittiğimizde tıpkı dursun babaannenin çörekleri gibi buğusu üzerinde çöreklerini ve sırf torunu geleceği için yaptığı o güzel yemekleri unutmam mümkün değil. Sessiz sakin kendi köşesinde otururken yanına çağırır “okul nasıl” diye sorardı. Ben evin arkasındaki bahçede oynarken balkondan bakardı. Annemin yaşadıkları kadar olmasa da bu tarihe ucundan köşesinden dokunmuş olmak bile güzel. Hepsinin mekânları cennet olsun.

Orçun Sakarya

Sonraki yazılar »